Şevket Akıncı

Şevket Akıncıİzmir’de doğan, ancak 20 yaşına kadar hiç Türkiye’ye dönmeden yurt dışında yaşayan, Lifeline’ın besteci ve gitaristi Şevket Akıncı ile Lifeline’ın ikinci albümünün çıkmasına kısa bir süre kala Berklee yıllarından caz tarihine, Lifeline’dan geleceğe uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Röportaj: Görkem Şarkan

Görkem Şarkan: Müziğe ne zaman başladınız?

Şevket Akıncı: Müziğe ortaokulda kendi kendime başladım. Komşumuz bana gitarını hediye etmişti. -O gitar 5 telliydi- O zamanlarda video klipler yeni yeni çıkıyordu. Bu yüzden televizyonda pek gitar göremiyordum. O gitarın 1 telinin eksik olduğunu anlamam 6 ay almıştı ! 5-6 yıl sürekli şarkı yazdım kendi öğrendiğim akorlar ve formlarla. Anca lise sonda ciddi ciddi bir gitar hocasıyla çalışmaya başladım. Okulda iki grup kurmuştum hem yıl sonu konserine hazırlanıyordum hem de müzik eğitimimi sürdürüyordum.

Berklee mecerası nasıl başladı?

Berklee’ye gitmem biraz tesadüf oldu, normalde Uluslararası İlişkiler okuyacaktım. Ama benim müziğe olan ilgimi ailem de çok destekliyordu. Babam bana Berklee’ye gitme seçimini sundu. Ben de bu fırsatı kaçırmadım doğrusu.

Berklee için tesadüf dediniz, yani Berklee pek planlanmış bir adım değildi?

Açıkçası o seçimi yaparken hayatımın nereye gideceği konusunda çok da bilinçli değildim, yıllar sonra anladım Berklee’ye erken gittiğimi. Benim Berklee’ye gitmek isteyenlere tavsiyem yarı-profesyonel olduklarında o okula gitmeleri. Ben 17 yaşında gittim, ne nota okumayı biliyodum ne de yeterli teorik bilgim vardı. Yalnızca kulağım iyiydi. Fakat şu anda daha geç gitseydim daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Orada şöyle bir durum oldu ben bir bardak su istedim beni havuza attılar. Açıkçası 20 yaşında mezun olduğumda aldığım eğitimi henüz hazmedememiştim. Ancak şu an bazı şeyleri görebiliyorum. Ayrıca oradayken önemli gruplarla çalacak düzeyde değildim, bu da bir dezavantaj oldu benim için. Ama yine de o yaşlarda gitmenin bir yararı bir şeyleri çabuk öğrenip kapmak için ideal yaş olması. Biraz kaos yaşadım doğrusu ama kaos severim ben.

Berklee’den sonra Amerika’dan hemen ayrıldınız mı?

Hemen ayrıldım. 20 yaşında mezun olmuştum ve Türkiye’de hiç yaşamamış biri olarak bazı şeyleri kendi ülkemde başarmak istedim. Daha yeni Cem Aksel ile konuştuk biz bunu, yani birşeyleri burada başarmak önemli bence.

Berklee yıllarında Amerika’da çaldınız mı?

Valla bi kaç barda ve okul bünyesinde bir iki grupla çalıştım. Okul kantininde konserler verilirdi onlarda çaldım. Titi & The Bears ve Middlist Cafe gibi yerlerde çaldım. O zamanlarda babalarla çalacak durumda değildim. Gerçi ben kendimi hiç bir zaman bir performans sanatçısı gibi görmedim, daha çok bir kompozitör hatta prodüktör olarak gördüm. Derdim bir performansçı olmak olmadı.

Uzun yıllar Avrupa’da da yaşadınız. Amerika’daki caz ile Avrupa’daki caz arasında farklılıklar nelerdir sizce?

Bence caz açık bir gökyüzü. Kendine geleni kabul eden çok geniş bir kavram. Amerika’dakilerin tanımı farklı Avrupa’dakilerin tanımı farklı. Türkiye’de de henüz tanımı yok. Biraz rastgele oluyor Türkiye’de. Amerika’da New York’ta bir caz icracısı (performer) olduğun zaman işin tamam demektir. Ancak bu çok zor bir iş, şu anda New York’ta sendikaya kayıtlı 10.000 den fazla saksofoncu var ve bunların iş bulmaları oldukça zor. Aslında bu çok geniş bir konu Amerika’daki caz ile Avrupa’daki caz. Bu sorudaki caz konusu bana yöneltilebilecek bir soru değil. Ben müzikle ilgileniyorum iyi müzik ya da kötü müzik. Bir çok kişi bana cazla ilgili soru soruyor. Çünkü Berklee’ye gittim ve Berklee bir caz okulu. Saf cazla ilgili soruları İmer Demirer’e, Tuna Ötenel’e , Cem Aksel’e sormak lazım bana değil.

Berklee’den sonra Türkiye dödüğünüzde ortama alışma döneminiz nasıl oldu?

Epey bir bocaladım Türkiye’ye döndüğümde. İlk tanıştığım insanlardan biri Yahya Dai idi, Tuna Ötenel’le Ankara’da Manhattan’da çalıyorlardı o zaman. Ben habire gidip o gruba gitar çalmaya çalışıyordum. Tekmeyi yiyordum sonra bir daha geliyordum. Yıllar sonra Yahya ile konuştuğumda -o zamanlar çok samimi değildik tabii- Tuna Ötenel’in beklediği belli bir gitar çalış stili olduğunu söylemişti bana. Benim ilgilendiğim gitar çalış stili John Abercrombie, Pat Matheney ya da Terje Rypdal gibi şeylerdi. Onlar standart çaldıklarında benim Freddy Green gibi çalmamı bekliyolardı. Ben de açıkçası çaldığım grubun en kötü elemanıydım. Öğrenmek için çalıyordum onlarla ve hakkikaten de çok şey öğrendim. Onlarla dört-beş kez çaldım ve her defasında da Tuna Ötenel çok kızdı bana. Daha sonra çok farklı stillerde şeyler yaptım. Bir albümüm var 1996′da Ada Müzik’ten çıktı. Sözlü, Bülent Ortaçgil tarzında. Yeni Lifeline albümünde de bizle çalışan Serhan Kandemir’le bilgisayarda birçok müzik yapmıştık o dönemde. Ama caz hiç bir zaman kopmadı benden, o dönemlerde yaptığım müzikler cazla alakalı olmasa bile dinlediğim müzikler hep cazdı, Miles Davis’i hep dinledim ben.

Türkiyeye geldiğinizde kafanızda kendi kompozisyonlarınızı çalacağınız bir caz grubu kurma fikri varmıydı? Lifeline bunun ürünü mü?

Lifeline başlangıçta sadece birlikte çalmayı sevdiğim insanlarla çalmak için kurulmuştu. Çok fazla bir konsept yoktu. Artık bir konsept var; içimde soyut olan bir şeyi somutlaştırma çabasındayım ve bu da çok esnek olabilir. İlla ben caz albümü yapıyorum diye bir şey yok. Nitekim ikinci albüm yayınlandığında insanlar görecekler bir taraftan cazdan kopmayıp bir taraftan da yeni bir şeyler eklemeye çalışıyorum müziğime. Ben müziğe başlarken dinlediğim şeylere karşı kendim sorumlu olduğumu düşünüyorüm ve halen sadığım onlara, bir bakıma onlardan da besleniyorum.

Şevket Akıncıİkinci albümde ne gibi değişiklikler var? Konsept oldukça farklı ilk albümden sanırım.

Öncelikle ilk değişiklik, ben ilk albümde ne çalacağımla ilgileniyordum, ikinci albümde ise daha çok ne duymak istediğimle ilgilendim. Ve bundan sonra da böyle olacak galiba. Mesela albüme Akın Eldes konuk sanatçı olarak albüme katıldı. Bir parçada iki gitar çaldık. Benim ben tek gitarcı olacağım gibi bir takıntım yok. Akın Eldes müzikal kişiliğini sevdiğim bir dosttu ve bir şarkıda iki gitara ihtiyaç duydum, onu çağırdım. Dediğim gibi duymak istediğim daha önemli bu albümde. İlk albüm daha “fusion” kalıpları içindeydi, yeni albüm ise daha geniş bir perspektifte düzenlendi. Ben çaldıklarımdan çok enstrumanların değişik soundlarıyla ilgilendim. Daha farklı elektronik bir “sound” da barındırmak istedim albümde. Gitar soloları çok fazla yok saksofon soloları ön plana çıktı çünkü duymak istediğim oydu. Uzun bir hikaye formatında bir bütünlük içinde yerleştirildi parçalar. Dinleyenler baştan sona bir hikaye ile karşılaşacaklar yani. Bu albümün ilk albümden daha farklı bir konseptte olmasının bir sebebi de yaptıklarının dinlediklerinle orantılı olması. Direkt olarak müziğe yansımamış olsa da ben bu yıl Squarepusher, Photek, Apex Twin, Bugge Wesseltoft gibi grupları dinliyordum, Cem ve Yahya da bu gruplarla ilgileniyorlardı. İster istemez etkilenmeler oldu. Gerçi ben albümü böyle sözlerle ne kadar anlatsam boş herkesin kafasındaki resim albümü dinledikten sonra oluşacak. Yani bana pek birşey demek düşmez.

Etkilendiğiniz, stilinizi etkileyen önemli caz müzisyenleri kimler?

Ben herşeyi dinliyorum CDleri gördün. Rolling Stones’tan Miles Davis’e hatta Müslüm Gürses’e kadar geniş bir bakış açım var. Ancak beni özellikle etkileyenler arasında John Abercrombie, Terje Rypdal, John Scofield, Ralph Towner’ı sayabilirim. Ama ben bu adamları severim bunları dinlerim gibi bir takıntım asla olmadı. Günümüzün müziklerini de 30′ların standartlarını da aynı zevkle dinleyebiliyorum ve böylece zenginleşiyorum. Müziğin modasının, zamanının olmadığına inanıyorum.

Günümüzün müziği demişken, sizce cazın gittiği yön neresi?

İki yöne ayrılıyor aslında; biri daha konservatif bir hal alıyor ve bu da önemli bence akustik enstrumanlarla yapılan gelenekçi bir formda, bir diğeri ise daha elektronik müziklerle harmanlanan bir tür bu türde çok başarılı yeni gruplar var örneğin E.S.T oldukça iyi.

Sizce elektronik müziğin cazın içine girmesi klasik cazı yaralayacak mı daha ilerde?

Herşeyden önce caz devrimci bir müziktir. Cazın reforma kapalı olduğunu savunanlar “İyi caz ne?” diye abuk bir panel düzenlediler. Orada asıl caz, “tahta caz” dedi birisi adını vermek istemiyorum. Onun bahsini ettiği caz 50′lerin cazıydı. Oysa caz 20′lerden Kid Ory’beri 3 kez değişmişti 50′ye gelen kadar. Müzik neden 50′lerde dursun ki? Zaten 50′lerde durduğunu söylersek Miles Davis’i, Joe Zawinul’u hiçe saymış oluruz. Miles Davis bugün yaşasaydı eminim Drum’n'Bass ile ilgilenip öyle bir albüm çıkartıcaktı. Cazı kısıtlayamazsın Kid Ory’den sonra Louis Armstrong çıktı, sonra Duke Ellington, Charlie Parker. Ardından John Coltrane geldi. Hiç bir şey durduğu yerde kalmadı hep ileriye doğru haraket etti. Yani bence caz gelişimini asla durdurmayacak farklı tarzlardan beslenek daha genişleyecek. Açıkçası bunda ben hiçbir zarar görmüyorum.

Sizce Türkiye’de müzik eğitimi ve eğitmenlik yeterli düzeyde mi ?

Müzik eğitiminde ilişki usta-çırak ilişkisidir. Bu yüzden de bence eğitmenliğin tek bir anlamı var, bunu da Neşet Ruacan hocam söylemişti bana, kendisi yol göstericim olmuş çok değerli bir insandır. Eğitimde amaç, Görkem’den en iyi Görkem’i çıkarmaktır. Ben de bu felsefenin izinde hareket ediyorum. Demin söylediğim gibi müzik usta-çırak ilişkisidir yani bunu bir kurumda yapmanın zorluğu da buradan geliyor. Neticede Türkiye’de müzisyen olmak her durumda çok gülünç çünkü kimse tarafından iplenmeme durumun var. Çok az kuruluş var gerçekten ciddi olan, bu da durumu iyice zorlaştırıyor. Biz bu konuyu geçen akşam sabah 7′ye kadar Cem Aksel’le konuştuk ve ben sabah Cem’den ayrıldığımda oldukça üzgündüm. Biz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama biz muhtemelen unutulacağız, bizden öncekilerin unutulduğu gibi. Ama yine de her şey kör karanlık değil aslında. Artık müzikle ilgilenen daha fazla genç geliyor, eğer onlar kendi çabalarıyla bir şeyleri başarabilirlerse, birşeyler iyiye gidebilir, en azından ben böyle umuyorum.

Size bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Benim için çok keyifli bir sohbet oldu, söylemek istediğiniz son bir şey var mı?

Ben teşşekür ederim, benim için de büyük bir zevkti. Her müzisyene söyleyebileceğim tek bir şey aslında kendi seslerini bulsunlar.

Röportaj & Fotoğraf : Görkem Şarkan

Benzer Yazılar:

About the Author