“Dinle. Hayatımda duyduğum en büyük haz -elbiselerim üstümdeyken- 1944′te St. Louis, Missouri’de Diz ve Bird’ü
beraber çalarlarken dinlediğim andı. On sekiz yaşındaydım ve Lincoln Lisesi’nden yeni mezun olmuştum.” diye
başlar Miles Davis’in otobiyografisi.
Bu giriş bölümünde Miles, doğup büyüdüğü, çocukluk ve gençliğinin ilk kısmını geçirdiği Doğu St. Louis’e
Charlie “Bird” Parker ve Dizzy Gillespie’nin de içinde bulunduğu orkestra gelince ne kadar büyük bir coşkuya kapıldığını anlatır:
“Bir tek ben değildim onları öyle dinleyen, o ikisi çaldıklarında bütün orkestra bir çeşit orgazm
olurdu – özellikle Bird çaldığında. [...] Herkesin orada olup o müziği dinlemesini isterdim moruk!”
Ardından gelen birinci bölümle birlikte Miles’ın çocukluğuna gidiyoruz ve hikaye başlıyor. 1926′ta başlayan
bu hikayeyle birlikte Miles Davis’in çocukluğu, ailesinde neler gördüğü, fonda ABD’nin o dönemdeki portresi…
Ardından yaşının ilerlemesiyle ilk trompet ve müzik dersleri de hikayeye dahil oluyor. Müziğe olan ciddi ve
disiplinli yaklaşımı, yavaş yavaş kendini geliştirmesi ve diğer arkadaşlarından/akranlarından bu konuda öne çıkması.
Hayatının henüz bu ilk bölümlerinde dahi, beyaz dünya içerisinde siyah derili olmanın nasıl bir şey olduğuna dair
gözlemler ve haklı öfkesi de karşımıza çıkıyor:
“Yaşadığımız sokağın hemen üstünde sadece beyazların gidebildiği bir okul vardı. Bal dök yala denecek kadar temiz bir yerdi.Ama siyah çocuklar gidemezdi oraya; okulumuza gitmek için önünden geçmek zorunda kalırdık. [...] hocalarımız iyiydi ama siyahlara ait okullar berbat durumdaydı. Afrika’da yoksul insanların yaşadığı lağım çukurları gibi bir yerdi. [...] Biz siyah çocuklara sığır sürüymüşüz gibi davranırlardı.”
Kitabın üçüncü bölümüyle birlikte Miles Davis New York’a gelişini anlatmaya başlar, 1944 Eylül’ü.
Bu bölümle birlikte “gayri-resmi” caz tarihi anlatımı da başlar. O dönemden itibaren caz dünyasının
neredeyse tüm yıldızlarıyla çalmaya, çalamadıklarıyla bir şekilde “muhatap” olmaya başlar Miles.
Evinden New York’a gelişi ünlü Julliard Müzik Okulu içindir ama asıl amacını kitapta şu şekilde açıklar:
“Daha ilk günden hoşlanmadım okuldan. Sözünü ettikleri şeyler benim için çok beyazdı. Ayrıca ben daha çok cazla ilgileniyordum; New York’a gelmemin asıl nedeni buydu zaten. [...] Julliard sadece bir paravandı. Bird ve Diz’e yakın olabilmek için bir bahane.”
Bu paravan işlevini gerçekleştirmiş, Miles Davis’in ortamlara girmesine yardımcı olmuştur. Devamlı kısaca “Sokak” dedikleri 52. Sokak’ta vakit geçiriyor, Harlem’deki Minton kulübünde olan biteni takip ediyordu. Dizzy Gillespie’yi bulmuş ancak idolü Charlie “Bird” Parker’a bir türlü ulaşamamıştır Miles. Kitabın bu kısmında bitmek tükenmek bilmeyen aramalarını okuruz. Bird’ün çalacağı yerlere gider Bird gelmemiştir, yakın müzisyen dostlarına sorar onlar da haberdar değildir. Yer yarılmış Bird içine girmiştir sanki! Yine bu arayışlardan biri sırasında, Bird’ün çalacağı ilan edilen bir gece kulübüne gider ancak Bird sahneye çıkmamıştır, bir yanlış alarma daha! Umutsuzluk içerisinde dışarı çıktığında, arkasından bir ses duyar:
“Hey Miles! Beni aradığını duydum”.
Ve şöyle devam eder elmizdeki “gayri-resmi” caz tarihimiz:
“Geriye döndüm, Bird karşımdaydı, berbat görünüyordu. Günlerdir üstünden çıkarmadığı anlaşılan bir takım elbise giymişti. Yüzü, gözleri şişti. Ama kendine hakimdi, şarhoşken veya kafası iyiyken bile kendine has serinkanlılığını yitirmezdi. [...] Ne kadar kötü görünürse görünsün, ölüm döşeğinde bile olsa onu bulmak için ne kadar uğraştığımı düşünürsen, bana iyi göründü.”
Gerisi çorap söküğü gibi gelir, Bird ile beraber çalmaya başlar; daha çok tanınır, sıkı çalışmaya devam eder. Müzisyenler arasında saygınlığı artar. Bir süre sonra devamlı olarak bahsettiği “kendi sesi” ni bulur, bebop tarzına karşı “cool jazz” akımını oluşturur. Tabii sadece müzikal gelişimini anlatmaz kitabında; New York’a ilk geldiğindeki “saf çocuğun” yavaş yavaş sigara, alkol, uyuşturucu kullanmaya başlaması, düşüp kalkmaya başladığı ve sayısını bile hatırlamadığı kadınlar da öykünün olmazsa olmazlarıdır. Miles için müzik hiç bir zaman “pür” bir şey değildir, çevre koşullardan ayrılmaz. Etrafta gelişen politik olaylar, diğer müzisyenlerle olan ilişkisi, seks, alkol, uyuşturucu vb. hepsi de ana etklenlerdir onun yaratıcılığını besleyen.
Saksofoncu John Coltrane’i grubuna dahil edip ikisinin de ününü parlatacak kayıtları yaptıkları, akabinde Kind of Blue albümüyle zirveye ulaştıkları dönem de ayrıntılarıyla otobiyografide yerini alır.
Çaldığı Birdland önünde hiç bir suçu olmadığı halde sivil polisin başını yarıp kanlar içinde bırakması, Jimi Hendrix’in cenazesine katıldığında beyaz rahibin Jimi’nin kim olduğunu bile bilmemesi ve Hendrix’in adını dahi telaffuz edememesine lanet edişi de otobiyografide anlatılan şeyler arasında karşımıza çıkar.
1960′lardan itibaren cazın gittikçe ilgi ve popüleritesini kaybedip, piyasayı rock müziğine bırakmasına dair tespitleri de çok çarpıcı biçimde görüyoruz:
“Bu ülkede bir şeyler değişiyordu ve hızlı değişiyordu. Müzik de değişiyordu 1964′te.
Cazın ölmüş olduğunu söyleyenler vardı. [...] Caz müziği yerine rock müziğine yöneliyordu kitleler – Beatles, Elvis Presley, Little Richard, Chuck Berry Jerry Lee Lewis, Bob Dylan, ayrıca Motown müziği revaçtaydı. [...] Caz kulüpleri kapanmaya başlamıştı, caz müzisyenleri Avrupa’ya göç ediyorlardı.”
Caz müzisyenleri o dönemde ya yeni bir şey yapmalıydılar, ya da kaderlerine razı olmalıydılar. Fakat, otobiyografisinde sıkça karşımıza “yenilikçi”, “inatçı”, “yaratıcı” ve kesinlikle “başarısızlığa tahammülü olmayan” özellikleriyle çıkan Miles Davis için “kaderine razı olmak” diye bir şey söz konusu bile değildi:
“Bitches Brew albümünü kaydetmek için stüdyoya girmeden önce Columbia ile aramız böyleydi işte. Anlayamadıkları nokta benim henüz bir anı olmak niyetinde olmadığımdı. [...] Değişmek zorundaydım; yaptığım müziği sevmek, inancımı sürdürebilmek için değişmeliydim.”
Bitchews Brew’un büyük başarısı, “cool jazz” dan sonra “fusion” akımının da Miles Davis’in ortaya çıkardığı bir akım olarak onunla anılmasını beraberinde getirir. Bu dönemde artık Miles Davis, büyük konser alanlarında rock gruplarıyla beraber aynı sahnede yer alır. O döneme ait söyledikleri bugünkü pop-rock-vb. müziği için düşünüldüğünde bile çarpıcılığını korur:
“O konserler sırasında rock müzisyenlerinin müzik hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark etmiştim. Müziği öğrenmeye çalışmıyorlar, değişik tarzlarda çalamıyorlardı – müzik okumanın sözünü bile etme. Ama popülerdiler ve çok plak satıyorlardı, çünkü dinleyiciye belli bir ses veriyorlardı, duymak istedikleri sesi. Eğer onlar bunu yapabiliyorsa -ne yaptıklarını bile bilmeden geniş dinleyici kitlelerine ulaşabiliyor, bok gibi plak satabiliyorlarsa- ben de yapardım, hem de alasını.”
Hikaye burada bitmiyor, ama gerisini kitabı okuyacaklara bırakıyorum. Emin olun, bahsedemekilerim, değindiğim noktalardan çok daha fazla ve bu yazıyı iki kat uzatsam dahi bu gerçek yine böyle kalacak.
Evet, bu Miles Davis’in yaşam hikayesi; ama aynı zamanda “gayri-resmi” bir caz tarihi, kadın-erkek ilişkilerine, zenci-beyaz gerilimine dair kişisel bir anılar bütünü. Kitapla ilgili kullanılacak sıfat “güzel” den ziyade “çarpıcı”. Aynı zamanda “gerçekçi”, “sokağından içinden”. “Resmi” değil, “argo”. “Seksi” değil “erotik”.
Tüm bunların ötesinde başrol oyuncusu tabii ki: müzik!
Dip Not: Böyle bir otobiyografiyi dilimize bu kadar akıcı bir şekilde çeviren Avi Pardo’ya bir okuyucu olarak en içten teşekkürleri sunmayı borç biliyorum.
Dip Not İki: AFA Yayıncılık kapanmış olduğundan bu kitabın baskısı uzun süre önce tükendi. Sadece sahaflarda ve internette ikinci el kitap satışı yapan noktalardan bulma şansı var maalesef.
